Bir Haziran Akşamı – Didem Tapban

Truman Capote – Breakfast at Tiffany’s- ‘Aaaagghh!’

Buluşmamıza biraz erken geliyorum. Şehrin sokakları cıvıl cıvıl; rengarenk bir telaş içerisinde. Mahalleli, serin günlerin ardından gelen güneşli, ılık akşam üstünün keyfini çıkartıyor. Bir evsiz, Cafe’nin karşısındaki bankta oturmuş, daha doğrusu yayılmış, sigarasını içiyor. Kimseye bakmıyor, oturduğu yerin karşısında, tam göz hizzasında bir noktaya bakıyor sürekli, bilinçli bir ifadesizlikle. Düzenli aralıklarla sesleniyor kendi kendine, yüksek sesle:

‘Aaaagghh!’

Kimseciklere görünmeden buluşacağımız cafe’nin hemen karşısına konaklanmış restoran barında bir kadeh Rose yudumlayayım, şu elimdeki kitaba son bir kez daha göz gezdireyim diye geçiriyorum aklımdan. Evsizin oturduğu bankın arkasından geçerken duralıyorum, eğilip tam onun ensesinin arkasından, baktığı yere bakıyorum, bir şey göremiyorum, yürümeye devam ediyorum.  Kalabalık bir kulübübümüz var. Birine yakalanmamak ne mümkün. ‘Nereye böyle?’ diye sesleniyor ‘Sulta’ arkamdan bisikletinden inerken. ‘Şu restoran, methini duydum, camında asılı menüsüne bakacaktım, gel beraber bakalım’ diye geçiştiriyorum. Sonra menüye bakıyor muyuz, bakmıyor muyuz, hatırlayamıyorum.

‘Aaaagghh!’

‘Sulta’ en yakınımdır şu rüzgarlı şehirde, dostluğumuzun başlangıcı, çok evveline, okyanus aşırı üniversite yıllarımıza rastlar. Nasıl olmuşsa, yollarımız iç içe geçmiş, hemen hemen her günü birlikte yürürek bir yirmi yıl devirmişiz. Aynası olmuşuz zaman zaman birbirimizin; kendimizde farkedemediklerimizi, yeri gelmiş birimiz diğerinin gözlerinden bellemişiz. Neyse, hareketli sokağa geri dönüyorum.

Bende, bu tarz arkadaşlıkların naber’i nasılsın’ı pek olmaz, bodoslama dalıyorum konuya. ‘Geçirdiğim günü anlatsam, inanmazsın.’ Birazını anlatıyorum, hepsini anlıyor, anlamaktan da ötesi inanıyor. Ben anlattıkça, son derece olaylı günüm gözümde gittikçe sıradanlaşıyor, ona buna ve en çok kendime duyduğum öfke yerini -biraz kendime alaylı- bir kabullenişe bırakıyor. Orta yerinde kesiyorum, karşılıklı gülümsüyoruz. Bu sırada buluşasacağımız Cafe’nin kapısının önüne gelmişiz.  Hatta ‘piyanist’ ve ‘boncuk’ içeride oturuyorlar. ‘Eee ne içeçeğiz burada?’ diyerek konuyu değiştiriyoruz. İçeridekileri kollarından tutup hemen dış masalara yerleştiriyoruz.

‘Aaaagghh!’

Daha görür görmez garsonumuza kanım kaynıyor. Gözlüklerinin ardında sıcacık gözleri, akça pakça bir gülüşü var. Yardımcı olmak için can atıyor, Cafe’lerinin BYOB olduğunu söyleyip, bana soğuk bir Rose bulabileceğim en yakın yeri tarif ederek gözümde daha da bir değerleniyor. Piyanist ile birlikte şarap almaya gidiyoruz. Piyanist ile yeni tanışıyoruz. İşimi soruyor, hiç anlatmaktan zevk almadığım bir konu ya, az biraz anlatıyorum. Piyanist’de ilgimi çeken bir şeyler var. O saatlerde tam ne olduğunu henüz çıkartabilmiş değilim.

‘Aaaagghh!’

Sevimli garsonumuz, sınırsız servis anlayışıyla, bir bir kadehlerimizi uzatırken, gözüm tırnaklarına takılıyor. Uzun tırnakları, gitar çalıyordur belki diyorum, ya da uzun seviyordur. Ben kadın erkek farketmez, tırnakları kısa severim, bu tarz takıntılarımdan dolayı kendime tekrardan kızıyorum, elimde değil, içleri kirli biraz, bir anlığına keyfim kaçıyor.

‘Aaaagghh!’

Akademisyenimiz toplantıyı açtığında hepimiz toplanmışız artık. ‘En son gelen, yalnız, ondan bir önce geleni öpsün’, bu öpüşme olayını fazla uzatmayalım diyor hocamız, dinliyoruz. Kitapların ilk cümlelerinden başlıyoruz söze, çoğu kez ilk cümle, ilk paragraf, ilk bölüm başladığımız yolculuğun bizim için ne kadar değerli bir yolculuk olduğunun sinyallerini verdiğinden konuşuyoruz.

‘Aaaagghh!’

‘I am always drawn back to the places where I’ve lived, the houses and their neighborhoods.’

Sonra Capote’nin anlatım becerileri, karakter betimlemeleri, sadeliğin asla basitlik anlamına gelmediğinin ispatı olan yalın tarzını ve en önemlisi bu kitabı, kendini bir yazar olarak hiç ciddiye almayarak, hatta oldukça hafife alarak yazdığını sezinlediğimizden bahsediyoruz.

Bir beş, on dakika evsizin sesi çıkmıyor. Dikkatimi çekiyor, hafifçe uzanıp bakıyorum. Ev-li olduğu her halinden aşikar, şortu, turuncu t-shirt’i, başında yine turuncu beyzbol şapkasıyla birazdan sarışın kız arkadaşı ile buluşmaya gidecek kadar bakımlı bir genç ile konuşuyor evsiz. O yüzden sesi çıkmıyor. Masada üzülenler var onun bağırmasını duydukça, ben üzülmüyorum, neden üzülmüyorum tam bilmiyorum, aksine, sesi duyulmadığı zaman bir boşluk hissediyorum sokakta.

Kediden söz açılıyor sonra, uzun uzun Holly ve kediyi konuşuyoruz. Sahiplenmeyişinden insanoğlunun, ya da fazla sahiplenişinden kimi zaman. Bir ara masadakilerden biri ‘Offf… Erkek arkadaşımla beraber yaşamaya başladık, ama ben sıkıldım bu hep bir aradalıktan.’ diye bağırıveriyor, gülüşüyoruz.

She was still hugging the cat. “Poor slob,” she said, tickling his head, “poor slob without a name. It’s a little inconvenient, his not having a name. But I haven’t any right to give him one: he’ll have to wait until he belongs to somebody. We just sort of took up by the river one day, we don’t belong to each other: he’s an independent, and so am I. I don’t want to own anything until I know I’ve found the place where me and things belong together. I’m not quite sure where that is just yet. But I know what it’s like.” She smiled, and let the cat drop to the floor. “It’s like Tiffany’s,” she said.

‘Aaaagghh!’ Turunculu genç buluşmasına gitmiş gözüküyor.

Tabii başını benim çektiğim sigara molaları veriliyor, masadan kalkıp bir adım uzaklaşıyoruz, yanıbaşımızdaki bankın yanında bir kalabalık oluyoruz, sigara içenler, sosyal içiciler, kameralara yakmadan Capote pozu vermek isteyenler sıralanıyoruz. Bir fotoğraf çekme telaşına düşüyoruz. Tam o sıralarda içimden evsize gidip bir sigara vermek, iki kelam etmek geçiyor içimden, gitmiyorum. Gitmediğimden tüm gece kızıyorum kendime.

‘Aaaagghh!’

Masaya ve kitaba geri dönüyoruz. Her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da aşk ve iki farklı ülke, iki farklı kültüre değiniyoruz uzun uzun. Farklı ülke ve kültürlerde arkadaşlıklardan, bağlılıklardan, bağlanmayışlardan, kültürlerin ilişkilere çizdiği ve yahut çizemediği sınırlar tartışılıyor, durumsal arkadaşlıklar, ömürlük arkadaşlıklar, paylaşımlar…

‘You can love somebody without it being like that. You keep them a stranger, a stranger who’s a friend.” 

“I loved her enough to forget myself, my self pitying despairs, and be content that something she thought happy was going to happen.”

You’re wrong. She is a phony. But on the other hand you’re right. She isn’t a phony because she’s a real phony. She believes all this crap she believes. You can’t talk her out of it.”

“Never love a wild thing, Mr. Bell,’ Holly advised him. ‘That was Doc’s mistake. He was always lugging home wild things. A hawk with a hurt wing. One time it was a full-grown bobcat with a broken leg. But you can’t give your heart to a wild thing; the more you do, the stronger they get. Until they’re strong enough to run into the woods. Or fly into a tree. Then a taller tree. Then the sky. That’s how you’ll end up Mr. Bell. If you let yourself love a wild thing. You’ll end up looking at the sky. ..it’s better to look at the sky than live there. Such an empty place; so vague. Just a country where the thunder goes and things disappear.”

Hocamız sonlara doğru ‘Aşk; çiğnenmiş bir sakıza dönüşüyor.’  diyerek hepimizi kahkahalara boğuyor.

‘Aaaagghh!’

Bu paragraf ise bizi biraz daha derinlere götürüyor.

“The average personality reshapes frequently, every few years even our bodies undergo a complete overhaul – desirable or not, it is a natural thing that we should change. All right, here were two people who never would change. That is what Mildred Grossman had in common with Holly Golightly. They would never change because they’d been given their character too soon; which, like sudden riches, leads to a lack of proportion: the one had splurged herself into a top-heavy realist, the other a lopsided romantic.”

Neden karakterleri çok erken yaşlarda belirlenmişti diye soruyoruz birbirimize. Yaşamla ilk karşı karşıya kaldığımızda mı şekillenir karakterlerimiz? Kimimiz çok erken, kimimiz çok geç mi tanışıyoruz yaşamın kendisiyle? Ya çocuklarımız diyoruz birbirimize. Korumalı mı, bırakmalı mı yaşama karşı? O dengeyi nasıl kuracağız? Yaşamla erken karşılaşanlarımız, yaşadıkları zorlukların yanında, hiç de öyle pişman gözükmüyorlar bu erken tanışmadan. Bir yandan da, çocuklarımıza duyduğumuz bu en gerçek aşkın bencilliği ve korumacılığı yakıyor yüreklerimizi. ‘Detachment’ ile ‘Deep attachment’ arasında gidip geliyoruz.

‘Aaagghh!’

Vakit ilerliyor. Dolunay, ağaçların arasında, elimizi uzatsak dokunacakmışçasına yakın, masanın etrafındaki yürekler gibi. Sevimli garson, eve gidip tırnaklarını kesmek için bizim kalkmamızı bekliyor. Kibarlığından hiç sesi çıkmıyor. Evsizin uykusu gelmedi, halen oturuyor. Şarap şişeleri boşalıyor. Doyumsuz sohbetin sıcacık enerjisi bütün bu mecburiyetlere karşı koyamıyor, geldiğimiz gibi şehrin dört bir yanına dağılıyoruz. Akşamın tadı bir kez daha damağımızda kalıyor.

‘Aaagghh!’ sesi kulağımda…

“It may be normal, darling; but I’d rather be natural.”

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s