Mektep

Bazen,
Binalar, ağaçlar, rüzgar konuşur

Sen dinlersin.

IMG_5972

yüzyıllık tarihin içinden geçer
sarmaşıklar,
insanın karmaşıklığı
sarar cepheleri
ve fısıltılar çarpar yüzüne
yağmur damlalarında.
ıslandıkça,
saydamlaşır gözlerin.

bir bakmışsın,
kafesin kapısı açılmış
bir kanat çırpışında.
hüznün içinden
sancılı heyecanlar doğuyor.

bir bakmışsın,
var olmuşsun
tutuşan bir ağacın duruşunda.

bir bakmışsın
almış başını gidiyor umut
köşelerde havalanan yaprakların
peşi sıra

bir bakmışsın
telaşlı yüreğin,
alabildiğine dingin.

D-

IMG_5938

Eve Dönmek

(Bu şiir, Şikago Türk Edebiyat Kulübü’nün bir ekip olarak kaleme aldığı rastlantısal şiir çalışmasıdır. Arzu Soybilgiç, Naile Berna Kavuk, Didem Greco, Dilek Gülistan Yünlü, Didem Gürevin Tapban, Evrim Dilsiz, Esra Taşdelen, Yeşim Hacıosmanoğlu) 

277578

Bir zerre, bir koku tanesi
ince ve narin süzüldü, oturdu yanıbaşıma
Dokunsam kaybolacak,
Özünde çok tanıdık, ılık anasütü var
Lakin, dışı pek bir yabancı, buğulu,
dokunup temizlemek istiyorum
O kadar kırılgan ki, tümden yok etmek var
Yok düşünmek bile istemiyorum
Bu çok tanıdık yabancı kokuyla,
çiylerin bulutlardan doğumunu

Zerre kainat oldu, bugün dün,
yetişkinliğim çocukluğum.
Çiyler gözyaşıma kesti,
bulutlar yağmura

Yanaklarımdan süzülen
O ılık, o geç gelen yağmurlar,
beni yollara düşürdü peşinden
Adım adım dolaştım içimin kıvrımlarında
Tanıdık simalara rastladım
unutulmuş köşelerde bekleşen

Ömür akıyor beklerken
Sema ile deryanın buluştuğu yerde
varlık ve yokluk arasında
Buranın bitip, öbür yerin başladığı
Asıl evimi özlüyorum ben

Gittiğim yerde kalamam uzun süre
Çağırır beni sessizce
Gittiğim yerde kalamam çünkü
ararım hep onu bir yerlerde

Kokusu içimi sızlatır
Kokusu yağmurun kokusuna karışır

Hangisi evim nereden bileyim
Her yerde bir yanım eksik
Şu yağmurun kokusu
aylardır ilk kez duyduğum kuşların cıvıltısı,
Gözümü kapatsam hangi şehirdeyim?
Evdeyim ama hep bir özlem içindeyim

Beni ben yapan herşey orada
Huzurum, sevdiğim ve kendim

Balkonda asılı duran kurutulmuş patlıcanlar
penceremde hercai menekşeler

Balıkçıların ağlarındaki umut
sallanan kayıklardaki endişe,
sokakların balıklı deniz kokusu
Özlemim, gençliğim ve ben
hep orada

Gel gör ki, bugün üzerimde,
Rengarenk bir teyyarenin
ucundaki kurdelaya tutunsam,
Dünyanın öbür ucuna doğru
tüm kıtalara bir bir yağmur olup
yağsam,
parmak aralarıma kurşun kalemin izini çıkartacak kadar yazsam,
En mükellef sofralarda, en canlarla ağırlansam
dahi
yerinden kımıldatamayacağım
darmadağın
bir sıkıntı var
Sıkıntı mı, tortusu mu bir şeylerin

Uzak aynalarda izlediğim geçmişimin
Durgun göllerde, yosun kokulu
Yansıması yorgun yüreğimin

Tanıdık bildiğim herşey yabancı
Kendim kendine yabancı
Köksüz ceviz ağacı

Birgün salacak köklerini
toprağın altına belki de
sökemeyeceksin oradan asla
ama şu an belirsiz bir duygu var içimde
Benim de ihtiyacım var yağmura, güneşe

Kana kana içeceğim güneşi
Bir bulsam yitirdiğim inancı,
güveni

Gurbetin de gurbetinde
Kara bir kelebek getirdi güneşi kanatlarında
Artakalan zaman kırıntısı,
Martın tropikal güneşine sığındı
Artık dilini anlamadığım bir sadeliğe özlem duyuyorum
Gerçeğim karmaşık bir bilmece
O sadelikte yaşayamam
ama
özlem duymaktan da vazgeçemem.

Vazgeçtiklerim yeterince acıtırken canımı,
özlem duymam ne garip kalp ağrılarıma
Özlediklerim gülümsetirken
sol tarafımdaki ağrı ne?
Kelebek ömürlü sevgiliydim ben oysa…
Ne kadar uzuuun bir yoldan gelmiştim ona

Diyorum tahta gibi sert bu.
Üzerindeki toz mu, toprak mı, ne?
Yok yok, tam tersi pamuk gibi
Kesin belimin ağrısının nedeni
Zahmet etmiş, hazırlamışlar ne var ki.

Diyorum uzerindeki koku neyin nesi?
Temiz mi, kimlerin eli değdi?
Şikayet etsem, değiştirsem mi?
Yok canım, kuruntu yapıyorum besbelli.

Diyorum o yana dönsem sallantılar,
Bu tarafta kalsam sokaktan ışıltılar,
Bir de serseriler mi ne var, bağrış çağrışlar,
Neyse yorgunuz zaten, dönelim arkamızı, başlasın rüyalar.

Diyorum nerde olsa uyurum,
Ayırt etmem yani, anneannemin divanı, Cemile teyzemin döşeği,
Çadırda tulum olsun, lüks otelin kral dairies,
Kuzenimin ranzası olsun, Janset’in misafirperverliği
Şikayet etmem, kafayı koyar uyurum diyorum hani.

Diyorum ki yolun sonunda,
Belki daha sert, belki daha küçük, belki daha cok yaylanan yatağıma yattığımda,
Ohhh… dünya varmış,
Yatağımı özlemişim.
ışığımı kapatıyorum baş ucumda, sarılıyorum yastığıma,
En tatlı uykuya dalıyorum.

Anneannemin ördüğü renkli battaniye üstümde,
ısıtıyor beni,
her ilmiğinde bir okşama,
sevgisiyle sarıp sarmalama, kucağında gibiyim

Bir uyanıyorum ki ne göreyim
Gökdelenlerden bir yatak başı
Ayak ucumdan caddeler uzanıyor
Bilinmedik bir genişlik kavramından
Floresan bir güneşe doğru
sarı turuncuya kesmiş karanlık
Kamaşıyorum yapaylığında
Anlaşılmaz bir dili konuşuyor
Çalar saat, fokur fokur
Köprüler sıralı yan yana
Yatağımın bir ucundan öbür ucuna
Altından geçen takalar
Yanaşamıyor bildindik bir kıyıya
Neredeyim ben,
Hangi uyku taşıdı beni
Hangi kuşun kanatlarında
Bu kainata

Bir kuş ki,
Zümrüdü Anka mı desem
Simurg mu
Kendi küllerinden doğan
Sonra göllerin aynalarında kendini bulan
Kanatlarında şafağı taşıyan
Sabahı müjdeleyen aydınlık kuş

O kuş beni alsa götürse evime
Tanıdık sohbetlere
Sıcacık gülüşlere
En sevdiklerime
Yanında ben olduklarıma

O kuş, Akdeniz üstünde

Masmavi suların üstünde çırpsa
gene kanatlarını
özgürce

Mavi olsa özgürlüğün adı
huzurun adı,
Gözlerimi ilk açtığımda içime çektiğim mavinin kokusu olsa
içimi onunla doldursam
huzurla, denizle, özgürlükle
Bir de o güzel sesleriyle mavinin

Mavi, kadifeden bir yorgan gibi üstümü örtse,
Lacivert bir gece beni sarmalasa
Turkuaz düşler görsem
Sonunda oturup gecenin ayak ucunda, ondan tirşe masallar dinlesem

Görüyorum
mutlu,
mavi badanalı odalarda uçuşan
kuş tüylerinin gamzeli gülücüklerini yazmak arzusundasınız dostlar
Huzurda,
insanoğlunun bitip tükenmez umudunda,
ana kucağında,
süt kokusunda,
pamuk gibi saran battaniyelerin yumuşağında buluşmak niyetiniz
Ben sizinle orada buluşamam
Gerçekliğimden kaçamam
Eve dönmek, geç kalmışlık benim için
Eve dönmek, yüce alemi içine sığdıran köşkün, oyuncaktan eve dönüşümü
Eve dönmek, ayaksız kalmış taşlı bir terlik
Eve dönmek, çocukluğumun en lezziz ev baklavalarını açan, sobanın arkasında unutulmuş oklava
Eve dönmek, ilk aşkın çocuğunu kendi çocuğun gibi kucaklamak yıllar sonra
Eve dönmek, mahallelilin yüzünde tanıdıklık aramak
Eve dönmek, ipek böcekliğinin çökük merdivenlerinden yuvarlanmak tepe taklak
Eve dönmek, altından berrak bir dere akan taş köprüden geçmek
Babanı kucaklamak için toprağı eşelemek
Saçlarına toprak karışmasından bahtiyar olmak yanına uzanmışken
Eve dönmek, oradan hiç kalkmak istememek
Eve dönmek, çocukluk arkadaşları kucaklakmakla el sıkışmak arasında kalmak
Eve dönmek zor iş dostlar
Karmaşık
Eve dönelim de, ne bulacağız dostlar?

Bir Haziran Akşamı – Didem Tapban

Truman Capote – Breakfast at Tiffany’s- ‘Aaaagghh!’

Buluşmamıza biraz erken geliyorum. Şehrin sokakları cıvıl cıvıl; rengarenk bir telaş içerisinde. Mahalleli, serin günlerin ardından gelen güneşli, ılık akşam üstünün keyfini çıkartıyor. Bir evsiz, Cafe’nin karşısındaki bankta oturmuş, daha doğrusu yayılmış, sigarasını içiyor. Kimseye bakmıyor, oturduğu yerin karşısında, tam göz hizzasında bir noktaya bakıyor sürekli, bilinçli bir ifadesizlikle. Düzenli aralıklarla sesleniyor kendi kendine, yüksek sesle:

‘Aaaagghh!’

Kimseciklere görünmeden buluşacağımız cafe’nin hemen karşısına konaklanmış restoran barında bir kadeh Rose yudumlayayım, şu elimdeki kitaba son bir kez daha göz gezdireyim diye geçiriyorum aklımdan. Evsizin oturduğu bankın arkasından geçerken duralıyorum, eğilip tam onun ensesinin arkasından, baktığı yere bakıyorum, bir şey göremiyorum, yürümeye devam ediyorum.  Kalabalık bir kulübübümüz var. Birine yakalanmamak ne mümkün. ‘Nereye böyle?’ diye sesleniyor ‘Sulta’ arkamdan bisikletinden inerken. ‘Şu restoran, methini duydum, camında asılı menüsüne bakacaktım, gel beraber bakalım’ diye geçiştiriyorum. Sonra menüye bakıyor muyuz, bakmıyor muyuz, hatırlayamıyorum.

‘Aaaagghh!’

‘Sulta’ en yakınımdır şu rüzgarlı şehirde, dostluğumuzun başlangıcı, çok evveline, okyanus aşırı üniversite yıllarımıza rastlar. Nasıl olmuşsa, yollarımız iç içe geçmiş, hemen hemen her günü birlikte yürürek bir yirmi yıl devirmişiz. Aynası olmuşuz zaman zaman birbirimizin; kendimizde farkedemediklerimizi, yeri gelmiş birimiz diğerinin gözlerinden bellemişiz. Neyse, hareketli sokağa geri dönüyorum.

Bende, bu tarz arkadaşlıkların naber’i nasılsın’ı pek olmaz, bodoslama dalıyorum konuya. ‘Geçirdiğim günü anlatsam, inanmazsın.’ Birazını anlatıyorum, hepsini anlıyor, anlamaktan da ötesi inanıyor. Ben anlattıkça, son derece olaylı günüm gözümde gittikçe sıradanlaşıyor, ona buna ve en çok kendime duyduğum öfke yerini -biraz kendime alaylı- bir kabullenişe bırakıyor. Orta yerinde kesiyorum, karşılıklı gülümsüyoruz. Bu sırada buluşasacağımız Cafe’nin kapısının önüne gelmişiz.  Hatta ‘piyanist’ ve ‘boncuk’ içeride oturuyorlar. ‘Eee ne içeçeğiz burada?’ diyerek konuyu değiştiriyoruz. İçeridekileri kollarından tutup hemen dış masalara yerleştiriyoruz.

‘Aaaagghh!’

Daha görür görmez garsonumuza kanım kaynıyor. Gözlüklerinin ardında sıcacık gözleri, akça pakça bir gülüşü var. Yardımcı olmak için can atıyor, Cafe’lerinin BYOB olduğunu söyleyip, bana soğuk bir Rose bulabileceğim en yakın yeri tarif ederek gözümde daha da bir değerleniyor. Piyanist ile birlikte şarap almaya gidiyoruz. Piyanist ile yeni tanışıyoruz. İşimi soruyor, hiç anlatmaktan zevk almadığım bir konu ya, az biraz anlatıyorum. Piyanist’de ilgimi çeken bir şeyler var. O saatlerde tam ne olduğunu henüz çıkartabilmiş değilim.

‘Aaaagghh!’

Sevimli garsonumuz, sınırsız servis anlayışıyla, bir bir kadehlerimizi uzatırken, gözüm tırnaklarına takılıyor. Uzun tırnakları, gitar çalıyordur belki diyorum, ya da uzun seviyordur. Ben kadın erkek farketmez, tırnakları kısa severim, bu tarz takıntılarımdan dolayı kendime tekrardan kızıyorum, elimde değil, içleri kirli biraz, bir anlığına keyfim kaçıyor.

‘Aaaagghh!’

Akademisyenimiz toplantıyı açtığında hepimiz toplanmışız artık. ‘En son gelen, yalnız, ondan bir önce geleni öpsün’, bu öpüşme olayını fazla uzatmayalım diyor hocamız, dinliyoruz. Kitapların ilk cümlelerinden başlıyoruz söze, çoğu kez ilk cümle, ilk paragraf, ilk bölüm başladığımız yolculuğun bizim için ne kadar değerli bir yolculuk olduğunun sinyallerini verdiğinden konuşuyoruz.

‘Aaaagghh!’

‘I am always drawn back to the places where I’ve lived, the houses and their neighborhoods.’

Sonra Capote’nin anlatım becerileri, karakter betimlemeleri, sadeliğin asla basitlik anlamına gelmediğinin ispatı olan yalın tarzını ve en önemlisi bu kitabı, kendini bir yazar olarak hiç ciddiye almayarak, hatta oldukça hafife alarak yazdığını sezinlediğimizden bahsediyoruz.

Bir beş, on dakika evsizin sesi çıkmıyor. Dikkatimi çekiyor, hafifçe uzanıp bakıyorum. Ev-li olduğu her halinden aşikar, şortu, turuncu t-shirt’i, başında yine turuncu beyzbol şapkasıyla birazdan sarışın kız arkadaşı ile buluşmaya gidecek kadar bakımlı bir genç ile konuşuyor evsiz. O yüzden sesi çıkmıyor. Masada üzülenler var onun bağırmasını duydukça, ben üzülmüyorum, neden üzülmüyorum tam bilmiyorum, aksine, sesi duyulmadığı zaman bir boşluk hissediyorum sokakta.

Kediden söz açılıyor sonra, uzun uzun Holly ve kediyi konuşuyoruz. Sahiplenmeyişinden insanoğlunun, ya da fazla sahiplenişinden kimi zaman. Bir ara masadakilerden biri ‘Offf… Erkek arkadaşımla beraber yaşamaya başladık, ama ben sıkıldım bu hep bir aradalıktan.’ diye bağırıveriyor, gülüşüyoruz.

She was still hugging the cat. “Poor slob,” she said, tickling his head, “poor slob without a name. It’s a little inconvenient, his not having a name. But I haven’t any right to give him one: he’ll have to wait until he belongs to somebody. We just sort of took up by the river one day, we don’t belong to each other: he’s an independent, and so am I. I don’t want to own anything until I know I’ve found the place where me and things belong together. I’m not quite sure where that is just yet. But I know what it’s like.” She smiled, and let the cat drop to the floor. “It’s like Tiffany’s,” she said.

‘Aaaagghh!’ Turunculu genç buluşmasına gitmiş gözüküyor.

Tabii başını benim çektiğim sigara molaları veriliyor, masadan kalkıp bir adım uzaklaşıyoruz, yanıbaşımızdaki bankın yanında bir kalabalık oluyoruz, sigara içenler, sosyal içiciler, kameralara yakmadan Capote pozu vermek isteyenler sıralanıyoruz. Bir fotoğraf çekme telaşına düşüyoruz. Tam o sıralarda içimden evsize gidip bir sigara vermek, iki kelam etmek geçiyor içimden, gitmiyorum. Gitmediğimden tüm gece kızıyorum kendime.

‘Aaaagghh!’

Masaya ve kitaba geri dönüyoruz. Her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da aşk ve iki farklı ülke, iki farklı kültüre değiniyoruz uzun uzun. Farklı ülke ve kültürlerde arkadaşlıklardan, bağlılıklardan, bağlanmayışlardan, kültürlerin ilişkilere çizdiği ve yahut çizemediği sınırlar tartışılıyor, durumsal arkadaşlıklar, ömürlük arkadaşlıklar, paylaşımlar…

‘You can love somebody without it being like that. You keep them a stranger, a stranger who’s a friend.” 

“I loved her enough to forget myself, my self pitying despairs, and be content that something she thought happy was going to happen.”

You’re wrong. She is a phony. But on the other hand you’re right. She isn’t a phony because she’s a real phony. She believes all this crap she believes. You can’t talk her out of it.”

“Never love a wild thing, Mr. Bell,’ Holly advised him. ‘That was Doc’s mistake. He was always lugging home wild things. A hawk with a hurt wing. One time it was a full-grown bobcat with a broken leg. But you can’t give your heart to a wild thing; the more you do, the stronger they get. Until they’re strong enough to run into the woods. Or fly into a tree. Then a taller tree. Then the sky. That’s how you’ll end up Mr. Bell. If you let yourself love a wild thing. You’ll end up looking at the sky. ..it’s better to look at the sky than live there. Such an empty place; so vague. Just a country where the thunder goes and things disappear.”

Hocamız sonlara doğru ‘Aşk; çiğnenmiş bir sakıza dönüşüyor.’  diyerek hepimizi kahkahalara boğuyor.

‘Aaaagghh!’

Bu paragraf ise bizi biraz daha derinlere götürüyor.

“The average personality reshapes frequently, every few years even our bodies undergo a complete overhaul – desirable or not, it is a natural thing that we should change. All right, here were two people who never would change. That is what Mildred Grossman had in common with Holly Golightly. They would never change because they’d been given their character too soon; which, like sudden riches, leads to a lack of proportion: the one had splurged herself into a top-heavy realist, the other a lopsided romantic.”

Neden karakterleri çok erken yaşlarda belirlenmişti diye soruyoruz birbirimize. Yaşamla ilk karşı karşıya kaldığımızda mı şekillenir karakterlerimiz? Kimimiz çok erken, kimimiz çok geç mi tanışıyoruz yaşamın kendisiyle? Ya çocuklarımız diyoruz birbirimize. Korumalı mı, bırakmalı mı yaşama karşı? O dengeyi nasıl kuracağız? Yaşamla erken karşılaşanlarımız, yaşadıkları zorlukların yanında, hiç de öyle pişman gözükmüyorlar bu erken tanışmadan. Bir yandan da, çocuklarımıza duyduğumuz bu en gerçek aşkın bencilliği ve korumacılığı yakıyor yüreklerimizi. ‘Detachment’ ile ‘Deep attachment’ arasında gidip geliyoruz.

‘Aaagghh!’

Vakit ilerliyor. Dolunay, ağaçların arasında, elimizi uzatsak dokunacakmışçasına yakın, masanın etrafındaki yürekler gibi. Sevimli garson, eve gidip tırnaklarını kesmek için bizim kalkmamızı bekliyor. Kibarlığından hiç sesi çıkmıyor. Evsizin uykusu gelmedi, halen oturuyor. Şarap şişeleri boşalıyor. Doyumsuz sohbetin sıcacık enerjisi bütün bu mecburiyetlere karşı koyamıyor, geldiğimiz gibi şehrin dört bir yanına dağılıyoruz. Akşamın tadı bir kez daha damağımızda kalıyor.

‘Aaagghh!’ sesi kulağımda…

“It may be normal, darling; but I’d rather be natural.”